|
Uygarlığın Doğduğu Şehir: Şanlıurfa
İlkçağdan Günümüze Urfa'da Sanat ve Edebiyat
Roma ve Bizans Dönemi (116-639) Romalıların hâkimiyetine girmeden önce,
kendi başına bir şehir krallığı olan Urfa, putperestliğin hakim olduğu bir
dönemden sonra Edessa Kralı V. Abgar Ukkama (Kara)’nın Hz. İsa’ya imanıyla
Hıristiyanlığı kabul etmiştir. Daha önceleri putperest çizginin hakim olduğu
sanat ve edebiyatın yerini, Hz. İsa’nın Kral V. Abgar’a gönderdiği mektupla
Hıristiyanlıktan beslenen sanat eserleri almıştır. Özellikle Kral V. Abgar’a
gönderilen mektup ve Hz. İsa’nın yüzünün çıktığı Kutsal Mendil (Hagion
Mandylion), Hıristiyan sanatında yüzyıllarca etkisini sürdürmüştür. Süryâni
Edebiyatı’nın beşiği olan Urfa, Hıristiyan inancının temellerinin oluşmasında
oldukça önemli bir yere sahiptir. Zira Hz. İsa, göğe çekildikten sonra arkasında
yazılı bir eser bırakmadığından dolayı, onun takipçileri bu boşluğu doldurmak
için eserler yazmışlardır. Bunun sonucunda “Kilise Edebiyatı” doğmuştur. Bu
dönemde Urfa’da doğup gelişen edebiyat, daha çok kilise etkisindeki bir
edebiyattır. Burada şöhret bulmuş şair ve sanatçılara baktığımızda bunların,
daha çok din adamlarından çıktığını görürüz. Yine bu Hıristiyan din adamları,
felsefe, ilâhiyat, edebiyat alanında oldukça kendilerini yetiştirmişlerdir. Çok
iyi hatip ve vaiz olan bu din adamları Hıristiyanlığın yayılması için
çalışmışlardır. Bugün kullanılan Süryânice, Doğu Aramca’nın Urfa’da gelişen ve konuşulan
diyaleği olup, kaynağı ise Eski Mezopotamya’ya dayanmaktadır. “İsa’dan sonra II.
yüzyılla birlikte Hıristiyanlığı kabul eden Asurlular, merkez Urfa olmak üzere,
bu dille zengin bir edebiyat oluşturmuşlardır”. Roma dönemi ve sonrasında
Süryânilerin ortaya koydukları edebiyat çoğunlukla dinsel öğeler taşıyordu.
Süryâni sanatçılar; ilâhiyat, felsefe, astronomi, tarih, mistisizm, şiir ve
müzik konularında verdikleri özgün eserlerle büyük ilgi oluşturmuş, tüm
Hıristiyanlık aleminde haklı şöhrete sahip olmuşlardır. Yine yazılan bu eserler,
Atina ve Roma okullarındaki filozofların yazdıkları eserler gibi diyaloga ve
öğretmen-öğrenci arasındaki konuşmaya dayanan bir üslûpla yazılmıştır.
“Süryâniler ilim, kültür, sanat ve edebiyatta Yunanlıların talebeleri, Arapların
da hocaları olmuştur.” Roma döneminde yaşamış ve eserler vermiş sanatçılara
baktığımızda dünyaca tanınan ünlü isimler olduğunu görürüz. İlkçağlarda müziğe düşkün olan Urfalıların bu müzik aşkı yıllarca sürüp
günümüze kadar gelmesine rağmen, Segal’ın yazdığına göre, edebiyata aynı saygı
gösterilmiyordu. Bundan anlaşılıyor ki, avam arasında oldukça yaygın olan ve
sevilen müzik kadar edebiyat pek ilgi görmüyordu. Ayrıca böyle bir toplumda
yüzyıllarca süren bir sanat ve edebiyat daha çok seçkin ve aristokrat kişiler
tarafından sahiplenilmiştir. Yoksa yüzyılları aşarak gelmesi mümkün değildir.
Ayrıca o dönemlerde yazınsal etkinliğin olması, bu alanda yapılan çalışmaların
günümüze kadar gelmesinde önemli rol oynamıştır. Urfa’daki bu sanat ve edebiyat
ortamına, o dönemde yaşayan özellikle Urfa’da müziğin yerleşmesinde Bardaysan’ın
katkısı çok olmuştur. Yazdığı şiirler ve yaptığı müzik, şehir halkı tarafından
korunarak yaşatılmıştır. Kendisinden 200 yıl sonra genç aristokratlar tarafından
benimsenmiştir. Şiir ve müzik birbirini besleyen, insan üzerinde oldukça etkisi olan ve
söylenildiği zaman ruha hitap eden sanat dallarıdır. Şiir ve müziğin geçmişi
oldukça eskilere dayanmaktadır. Süryâni sanat ve edebiyatının beslendiği
kiliselerde müzik ve ilâhilerin kaynağı Davut peygamberdir. Davut peygamber
döneminde uygun görülen müzik, daha sonra oğlu Süleyman peygamber döneminde daha
da çoğalmış, Hz. Davud’un kurduğu tapınakta toplam 14 koro oluşturulmuştur.
Ayrıca Eski Ahid’de geçen Eyyup Kitabı ve Davud’un Mezmurları’nın şiir olduğu
düşünülürse, şiir ve müziğin ne kadar önemli olduğu anlaşılır. Hıristiyanlığı
kabul eden Süryâniler, ilmi ve medeniyette ileri ve Assur müziğinin varisleri
olduğundan Davud’un Mezmurları’nı sarsılmaz bir imanla okumuş ve bunlardan
bölümler çıkararak ibâdet yapmışlardır. Şiir ve müziğin ibadet dili olarak
kullanılması Süryânilerin bu sanat dallarına ilgi ve alaka göstermesini sağlamış
ve Klasik Süryâni Edebiyatı’na çok meşhur isimler kazandırmıştır. Milattan önceki dönemlere dayanan Süryâni şiiri, ne yazık ki günümüze kadar
ulaşmamıştır. Milattan önce putperestlik etkisindeki şiiri, Süryâniler
Hıristiyan olduktan sonra yakmışlardır. Süryâni müziğinin düzeni, I. yüzyılda
başlayıp IV. yüzyılda oldukça genişleyip XII. yüzyıla kadar canlılığını
korumuştur. Sözkonusu dönemde yaşayan şairlerin sayısı oldukça fazladır. Daha
sonra bölgede yaşanan olaylardan dolayı sanat ve edebiyatta gerileme
başlamıştır. I. yüzyıl ile XII. yüzyıl arasında yaşayan sanatçılar,
besteledikleri manzum ve mensur ezgilerle, tarihin sayfalarında çok güzel anılar
ve eserler bırakmışlardır. Süryâni şiir düzeni; harfler ve noktalarla olmayıp hecelerle düzenlenen
sözlerdir. Şiir düzeni kafiyesizdir. Yalnız IX. yüzyılın başlangıcında Arapların
şiir üslubunun içine girmişlerdir. Bazı hecelerin kısa ve uzun olması şiir
ölçüsünü bozmaz. Süryânice şiir ölçüsü beş temelden oluşur. Birinci temel, 3
heceden oluşur. Diğerleri 4, 5, 6 ve 7 heceden oluşurlar. Bütün Süryâni
manzumları beş temel üzerine oluşurlar. Süryâni filozof-şair Bar Madeni: “Süryâni şairlerin tanrısal ilhamlarla
yazmış oldukları felsefi şiirler, her döneme uygun olup onur, yücelik ve ihtişam
dolu entelektüel şiirlerdir. Şu anda sahip olduğumuz inanç, erdemlik ve
izlediğimiz Tanrı yolu bile, bu şiir bahçesinin eşsiz güzellikteki solmaz
çiçeklerindendir. Bu güzel şiirler, canlı varlıkların lütuf dolu güzel
esintilerinden etkilenmiş, nur ve azizlikle tutuşarak bu tatsız dünyaya
inmiştir. Boşlukta olan kişileri de, kendi güzel yaşantısından hoşnut
bıraktıktan sonra tekrar eski yerine geri dönmüştür. Fakat o eşsiz güzelliklerin ve iyiliklerin etkisi halen kalbimizde ve öz
varlığımızda yerleşmiş olup; kiliselerimizde, okullarımızda, medreselerimizde,
saraylarımızda ve evlerimizde bizlerle birlikte saygı ve hoşgörüyle
yaşamaktadır. İşte bu nedenlerden dolayı Süryâni şiirimize baktığımızda bütün bu
üstün nitelikleri görmekteyiz. Bütün bu anlattıklarımızla birlikte felsefi şiirimiz, maddenin en alt
seviyesinden en üst seviyesine kadar canlarımızı yücelten bu muhteşem özelliğini
dile getirmeden geçemeyiz. Çünkü ruhani düşünceler, yüksek felsefi ideolojiler
ve harika hikmetli fikirler içermektedir. Bu da derin ve büyük anlamlar
taşımaktadır” dedikten sonra Süryâni şiirini üç kısma ayırır: 1. Felsefi şiirin birinci kısmı; hikmetli kasideler, şiirli anlatımlar
(vaizler) ve inzivaya çekilmiş konuları içeren din ve ahlak konulu şiirlerdir.
Bunlar 4. yüzyıldan 13. yüzyıla kadar altın çağ yaşamışlardır. Bu şiirin
öncüleri Nusaybinli Aziz Afram, Amildi Aziz İshak ve Suruçlu Aziz Yakup’tur. 2. Bu bölümde “mantıklı şiirler” yer alır. Bayrağını en küçük kişi bile
taşıyabilir ve şiirin bilgeliğini istediği gibi kullanılır, ama şiirli vahiy ne
emretmişse onu yapmak zorundadır. 3. Bu bölüm ise, ruhun; ruhani vaziyetlerini, kökünü hayattaki yaşayışını,
göklere sevgiyle yücelişini ve bu dünyanın günahlarından arındırılışıyla
ilgilidir. Bu alandaki süvariler; filozof-şair Bar Madeni ile bilim adamı şair
Bar Ebroyo’dur.
|