Nusaybinli Aziz Afram

Uygarlığın Doğduğu Şehir: Şanlıurfa

İlkçağdan Günümüze Urfa'da Sanat ve Edebiyat

Roma ve Bizans Dönemi (116-639)

Nusaybinli Aziz Afram

306 yılında Nusaybin’de doğan Aziz Afram, 18 yaşında Urfa’ya gelmiş ve Urfa Okulu’nda öğrenim görmüştür. Öğretmen, şair, yazar ve iyi bir ilâhiyatçı olan Aziz Afram’ın en belirgin yönü şairliğidir. Şiirleri Süryâni şiirlerinin benzersiz örneği kabul edilir. Şiirlerini “mamre” ve “madraşa” adı verilen iki şiir tarzında yazmıştır. Mamre tarzı şiiri, kulağı bir şarkı gibi değil, konuşma dili gibi etkileyen, vezinli bir türdür. Madraşa adı verilen tarz ise, daha hünerli bir beste olup koro tarafından söylenir. Klasik Süryâni Edebiyatı’nın büyük ve ünlü şairi Afram’ın çok sayıda ilâhisi yanında 3 milyona yakın şiir cümlesi bulunmaktadır. Urfa Okulu’ndan mezun olmuş ve Urfa’da öğretmenlik yapmış olan Afram’ın bir de adıyla anılan şiir ölçüsü vardır. Afram’ın Urfa Okulu’ndan yetişmesi, bu dönemlerde (IV. yüzyıl) Urfa’nın kültür, sanat ve edebiyat açısından ne kadar ileri olduğu anlaşılır. Aziz Afram’ın ismiyle anılan ve nazım türünde en meşhur olan “Aziz Afram ölçüsü” 7 heceli bir temelden oluşur. Aziz Afram ölçüsüne göre, giriş ve sonuç dizelerinin (mısra) hepsi 7 heceden oluşur. Çünkü kasidelerin birçoğu bu ölçüye göre nazımlanmıştır. Aziz Afram’ın ölçüsü Arapça’da Bahr-ıl Tavil (uzun deniz) adıyla bilinmektedir.

Afram’ın şiiri hakkında şair-filozof Bar Madeni şunları söylemektedir:

“Bütün şairlerimizin içinde en güzel şiir yazan ve besteleyen kişi Aziz Afram’dır. Herkesten çok üst bir seviyede tanrısal bir ilhamla şiir meşalesini elinde tutmaktadır. Süryâni dilinde, edebiyat ve ruhaniyet konusunda herkesin ilgi odağı haline gelmiştir. Onun şiirlerini okuduğumuzda, sanki bizi güçlü bir rüzgarın esintisinden kurtarıyormuş gibi görünmektedir. Bazen de cümlelerindeki anlamlı sözlerinden, sanki etrafımızda hoş bir koku yayılıyormuş gibi hissedilmektedir. Bu mistik olayı da dünyanın birçok güzellikleriyle kıyaslamak ve karşılaştırmak mümkün değildir. Bazen de onun şiirleri, okyanusun hırçın dalgaları gibi haykırır. Dalgaların çıkarmış oldukları bu ses tonu insanın kalbini korkuyla doldurur. Aziz Afram’ın hikmetli ve ruhsal şiirlerinin çoğu, en büyük kasidelerinde yazılmış olduğunu görüyoruz.”

Ölümünden hemen sonra, yazdığı eserler birçok dile çevrilen Aziz Afram’ın, Urfa Okulu’ndaki hocalarla tanışması Tevrat’ın tefsirini yapması sonucu olmuştur. Tefsirini okuyanların hayrette kaldığı bu insan, daha sonra Urfa Okulu’nda ders vermiştir.

Aziz Afram, 325 yılında yapılan İznik Konsülüne katılmış 318 ruhaniden biridir. Nusaybin Okulu’nda 38 yıl profesörlük yaptıktan sonra, Sâsânilerin saldırısından kaçarak Diyarbakır’a gitmiş ve orada bir yıl kaldıktan sonra Urfa’ya dönmüştür. Bu sırada Urfa Okulu ilim ve faaliyet yönünden oldukça gelişmiştir. Aziz Afram’ın ikinci gelişi üzerine Urfa Okulu’na “İranlılar Okulu” adı verilmiştir. Süryâni Kilisesine hizmetlerinden dolayı ona “Süryânilerin Peygamberi”, “Kilisenin Direği”, “Kutsal Ruhun Harpı” ünvanları verilmiştir. Ölürken öğrencilerine şu nasihatte bulunmuştur:

“İşte ölüyorum, zira hayatım sona ermiştir. İplik kopmak üzeredir, çıradan yağ tükenmiştir. Acaba halim ne olacak? Gece gündüz namaza devam edin. Zira çiftçi tarlasına önem verdiği ölçüde ürüne kavuşacaktır; diken yetiştiren tembellerin tarlasına benzemeyin. İsteğim gariplerin arasına gömülmektir. Beni dualarımızdan ayırmayın. Ey İsa’nın öğrencilerini göndererek ödüllendirdiği hikmet ve irfan kaynağı Urfa, bereketin daim olsun!”

Aziz Afram, 9 Haziran 373 tarihinde Urfa’da ölmüş ve muhtemelen Halil-ür Rahman Gölü’nün kuzeybatısındaki Batı Kapısı yanında bulunan bir burcun yanına gömülmüştür.

Aziz Afram’ın nesirinden bir örnek:

“(Mide) boşalım yapmadığı zaman, midede soğuk ve ağır (yemeklerin) varlığının delilidir…… eğer yemek sindirilmiyorsa, sıvılaşmıyorsa ve sıvı hale gelmiyorsa (mide) onu atamaz……… soğukluk için hazmı zor yiyeceklerden kaçınmalı.

Bir doğrunun herhangi bir özelliği yoktur, atın sahip olduğu özdek gibi…… Ressamlar algılayarak yaptıkları ve aslına uygun bedenlerin resmedilmesinde herhangi bir şey eklemezler veya çıkaramazlar ve ressamlar algılamadan maddelerin aslına uygun resimleri yaptıklarında onların içinde özel renkler ve şekiller kullanılır……… Fakat bir problem karşısında (ressam) dilediği herhangi bir şeyi ekler veya çıkarır……ve o sorumlu tutulmaz. Sen iyice deney tiplerinin dağınık maddeleri nasıl topladığını öğrenmelisin ve onları nasıl hareket ettirdiğini, keza yangın hortumlarını göz önüne almalısın ve bak sabit olmayan suyu nasıl serpip ileriye doğru attıklarını. Bundan başka kemerli su yollarını göz önünde tutmalı ve bak su sarnıçta nasıl toplanmış ve borular ve (ondan sonra) yükselmesi ve yükseltiyi zorlayarak en yüksek noktaya nasıl geldiğini……. Bak (hava) nalbantın ocağında veya bir kuyumcunun ocağında bir noktada toplandığında ileriye doğru kuvvetlice patlayarak gittiğini, çünkü o bir noktada yoğunlaşmıştı…….. kendin için tekrar dene-eğer sen ağzını çok açıp ve avazın çıktığı kadar ses çıkarırsan, sesinin amacı olmaz ve zayıftır, fakat eğer sen dudaklarını dıştaki kenarları üzerinde sıkıştırır ve içteki dudak duvarı üzerinde az sıkıştırırsan ağzındaki geniş boşlukta sesini bir noktada toplayabilirsin, özellikle eğer sen sanatkârsan, yukarıya değil aşağıya bak. Tekrar bir marangoza dikkat et-o tahtanın doğrusunu göz önüne aldığında…….. o tahtanın doğruluğunu (görme gücü) doğru gözünü kırparak bakışını bir noktada toplar.

Bir insan doğrudan doğruya güneşe baktığında, eğer gözlerini korumak için ellerini gözlerinin üstünde bir yerde değilse, gözlerinin görme gücü (devamlı) bakmaya toplayamaz…….. bir insan bir havzada toplanmış temiz suya baktığında suyun rengini gök renginde görür. Işınlar, cilalanmamış objeler veya maddeler üzerinde parlar ve yansırlar. Her şey aynaya düştüğü gibidir…….. sanki aynaya aittir, ama aslında o cisim aynaya ait değildir, ama ışınlar aynaya aittir, ona ait değildir…….. sert maddeler biri diğerine çarptığında, kendi aralarında bir ses doğar-ve gözlemlenen ses kendilerinin içersinde bir ses görülmez, onların tabiatı, birbirleriyle çarptıklarında ses çıkarmalarıdır.

Aziz Afram’ın şiirinden bir örnek

Tanrıdan İsa’ya tanrısal öz geldi
Onun mertliğine insanlığından
Onun rahipliği Melkisedek’ten
Ve onun krallığı Davud’un soyundan
Övüldü onun yalnızlığı.

Misafirleriyle katıldı düğün yemeğine
Henüz yabanilik hızlıydı
Öğretti tapınağın kapılarında
Onun insanları gördü ölümünü sonunda
Övüldü öğreticiliği

Ahlaksız kimseyi küçümsemedi
Şu günah içindekilerden dönmedi;
Dürüstlük için çok sevindi
Fakat önerdi dönüşünü günahkârın
Övüldü onun merhameti.

Hastalığı ihmal etmedi
Sade birisine, onun sözü verildi
Ve indi yeryüzüne
O işini gördü yükseldiği göğe
Övüldü onun gelmesi.

Sonra kim, efendim, seni karşılaştırır?
Seyreden uyudu, büyük küçüldü
Temiz vaftiz edildi, ölenin hayatı
Kral utandı bütün onuru için
Övüldü senin ihtişamın.

Aziz Afram’ın şiirine ikinci bir örnek:

İlim İle İlgili

Ey Tanrı!
İlim seven kişiye ilim ver,
Ve güzel öğreten öğretmene de,
Egemenliğinde büyük yap.

Altını ölçülü bir miktarla kazanmaya çalış,
Ama ilmi sınırsız olarak öğrenmeye gayret et.
Çünkü altın sıkıntıları çoğaltır,
İlim ise, rahatlık ve hoşnutluk kazandırır.

Küçüklüğünde mütevazi ol ki,
İhtiyarlığında yücelebilsin.
Kendine iyi davranışlar kazandır ki,
Mutlu bir hayat yaşayabilesin.





 
Bu site Kültür ve Turizm Bakanlığı Bilgi Sistemleri Dairesi Başkanlığı tarafından hazırlanmıştır.
Bu sayfa 1940 kez gösterilmiştir.